Sabahın altı buçuğunda yollar olması gerekenden de sakindi. Sokağım müdavimleri olan mırnavlar, havhavlar bile güzellik uykularından kalkmamışlardı. Kendisi gibi tek tük insanlar ayazında coşkusu ile hızlı adımlarla yürümekteydiler. Amele pazarı dolmuş, işverenleri beklemeye başlamıştı, tüm ameleler. Sigarasının bıraktığı dumanlar hemen gerisinde kalırken, dudaklarının arasından süzülen kendisinin bile duyamadığı notalarla birlikte iş yerine gidiyordu. İçeriye soğuk girmesin diye iyiden iyiye kıstığı gözleri ile karşısından gelen insanları incelediğinde hiç birinin yüzünün neşeli bir tavra sahip olmadığını hatta birçoğunun asık suratlı olduğunu fark etti. Oysa kendi genellikle akşam saatlerinde ve gecenin ilerleyen saatlerinde dertleriyle baş başa kalır, yüzü gerilir ve peş peşe ateşlerdi, sigarasını… Eline kağıt kalem alır ya da daktilosunun başına oturur, sevdalarını yazmaya çalışırdı. Ancak ne kadar çabalarsa çabalasın ne sorunlarını ne de sevdalarını ifade edebilecek kelimeleri bir türlü bulamıyor, bulduklarını da yan yana dizemiyordu. Oysa sabahları öyle mi? Yeni bir gün başlangıcında mutlu ve neşeli oluyordu, ümitlerini kaybetmediği için… Saatler ilerledikçe mutluluğu mutsuzluğa, umutları karamsarlığa dönüşüveriyordu. Günde beş altı görüşme yapıyor, sohbetler ediyor, gülüyordu. Oysa içindeki okyanusa bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaktaydı. Ruhunun azgın sularında sürükleniyordu.
İşyerinde masasına oturmuş bir yandan demli çayını yudumluyor, bir yandan yegane can yoldaşı sigarasını tüttürürken, dolabı ve çekmeceleri açtı. Yoklardı. Hiçbir yerde bulamadı onları… Kafasını iki elinin arasına aldı, kaybolmuşları nerede bulacağını düşünüyordu.
Hayalleri kaybolmuştu.
Tarihsiz
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder