Varlığımın seyir defterinde bir yaprak daha dolmaya hazırlanıyor. Ve ben, hala bir anlamsız anlamsızlığı yaşamak zorunda kalıyorum. Yaşantımın kitin tabakasını hala kırabilmiş değilim. Tınılarla iletişim kurmak zorundayım. Her beş dakikada bir sifonu olanca gücümle çekme, melodisini kulak zarlarımda doyasıya dinlemek, notalara binip kendimi hükümdar ilan etmek, sadece ve sadece kendi hükümdarlığımı yaşamak, benim yalnızca benim olan benlerle yaşamak istiyorum. Noktalarımı bana bırakın. Cümleler birbirini takip etsin ve bittiklerinde sadece ben koyuvereyim noktaları. Cümleler birbirini takip etsin yağmur gibi, notalar gibi. Bırakım kalemleri sadece ben bitireyim. Çok görmeyin, hepimize yetecek kadar cümle, hepimize yetecek kadar nokta ve hepimize yetecek kadar kağıt var. Düşün, düşün ve sonra bir daha düşün. İster hindi ol ister dev ya da trene bakan. Elli kadar sütü sağılan bir araya gelince çiftlik açarlarmış, yirmi kadar hörgüçlü götürgeçler bir araya gelince kervancılık oynarlarmış. Neron İstanbul’da yaşamış olsaydı eğer, İstanbul’u bizimkilerden önce yakardı muhakkak. Oysa benim yakacak bir kibrit çöpüm bile yok. Ağlamak yada itiraf etmek. Belik birgün sevgimi itiraf edeceğim ama o gün bugün değil maalesef.
30 Haziran 2008 Pazartesi
Kibrit Çöpü
İsimsiz 002
Öylesine zor ki, sırrımı saklamak… Belki bir gün anlatabilmek için tüm cesaretimi toplayacağım. Beklide eskiden olduğu gibi saklamaya devam edeceğim, sevgimi…
Ne bir bardak bira, ne de derinlemesine sigaradan alınan bir fırt nefes, duygularımı açığa çıkarmak için yeterli olmuyor. Gereken ve yeterli cesareti bir türlü vermiyorlar, bana…
Gecenin saatleri arasında bırakılışımda tüm insanlar düşünceleri ve hayalleri ile baş başa kalırlar.
31 Ağustos 1994 / Perşembe
İsimsiz 001
Sabahın altı buçuğunda yollar olması gerekenden de sakindi. Sokağım müdavimleri olan mırnavlar, havhavlar bile güzellik uykularından kalkmamışlardı. Kendisi gibi tek tük insanlar ayazında coşkusu ile hızlı adımlarla yürümekteydiler. Amele pazarı dolmuş, işverenleri beklemeye başlamıştı, tüm ameleler. Sigarasının bıraktığı dumanlar hemen gerisinde kalırken, dudaklarının arasından süzülen kendisinin bile duyamadığı notalarla birlikte iş yerine gidiyordu. İçeriye soğuk girmesin diye iyiden iyiye kıstığı gözleri ile karşısından gelen insanları incelediğinde hiç birinin yüzünün neşeli bir tavra sahip olmadığını hatta birçoğunun asık suratlı olduğunu fark etti. Oysa kendi genellikle akşam saatlerinde ve gecenin ilerleyen saatlerinde dertleriyle baş başa kalır, yüzü gerilir ve peş peşe ateşlerdi, sigarasını… Eline kağıt kalem alır ya da daktilosunun başına oturur, sevdalarını yazmaya çalışırdı. Ancak ne kadar çabalarsa çabalasın ne sorunlarını ne de sevdalarını ifade edebilecek kelimeleri bir türlü bulamıyor, bulduklarını da yan yana dizemiyordu. Oysa sabahları öyle mi? Yeni bir gün başlangıcında mutlu ve neşeli oluyordu, ümitlerini kaybetmediği için… Saatler ilerledikçe mutluluğu mutsuzluğa, umutları karamsarlığa dönüşüveriyordu. Günde beş altı görüşme yapıyor, sohbetler ediyor, gülüyordu. Oysa içindeki okyanusa bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaktaydı. Ruhunun azgın sularında sürükleniyordu.
İşyerinde masasına oturmuş bir yandan demli çayını yudumluyor, bir yandan yegane can yoldaşı sigarasını tüttürürken, dolabı ve çekmeceleri açtı. Yoklardı. Hiçbir yerde bulamadı onları… Kafasını iki elinin arasına aldı, kaybolmuşları nerede bulacağını düşünüyordu.
Hayalleri kaybolmuştu.
Tarihsiz
27 Haziran 2008 Cuma
2xr-ktrx-9q
Galiba bir problemin var. Giderek ensizleştiğimi fark ediyorum. Çözüme giden yolu bulamadığım için kül tablasındaki izmaritleri eşeliyorum, bakışlarımla. Düşünmekte zorluk çekiyorum. bir şeyler yapmalıyım. Bugüne kadar yapabildiklerimin toplamı bir asal sayı bile oluşturmuyor. Benliğim kendi kendimin matematiksel izdüşümüne bir metre bile yaklaşamıyor. Boşlukta değil, sonsuzlukta. Kızıllıkta değil, mavilikte. Bu ne isabetsizlik diyorum kendi kendime. Kaybolmuşluğumun isabetsizliğini yaşıyorum. Sonuç olarak bir ya da birden fazla problemin olmalı, elimde. Akılsız mıyım yoksa aptal mı? Yoksa deli numarası mı yapıyorum. Aptal değilsem, akıllıyım demektir. Eğer akıllıysam o zaman kullanma kılavuzum kaybolmuş. Çözümlerin içinde çözümsüzlüğü yaşamak diye buna derler sanırım. İyide her test kitabında olduğu gibi yaşantımın arka sayfasına çözümleri koymayı unutmuşlar. Adını koymalıyım. Evet. Sorunlarımın bir adı olmalı. Her var olanın bir adı olduğu gibi. Masa, sandalye, gece mafyası, orangutan zihniyetli, portakal kılıklı, mayın tarlası, kalastronik, mualla ve muamma… Hey sen bu satırları okuyan kişi. Evet sana sesleniyorum. Senin sorunların yok mu? Yoksa sen de benim gibi sorunlarına bir ad koyamıyor musun? Var olan isimlerin hiç biri ve sıfatların, zamirlerin hiç biri benim çözümsüzlüğüme eşdeğer oluşturmuyor. 2xr-ktrx-9q eşittir çözümsüzlük bu da eşittir çözümsüz yaşam yine eşittir insansal atık. Kafatasımın bir yerlerine koymuştum bütün çözümleri. Arıyorum yoklar. Tıklatıyorum. Kim o diyen bile yok. SMS ya da mail atacağım ama 1994 de bunlar yoktu. Vardıysa da ben bilmiyordum*. Bütün tenekeleri birbirleri ardına devirdim, tek tek içlerine baktım, bulamadım kaybettiklerimi. Hâlbuki bir gün işime yarar diye, lazım olur düşüncesiyle bir köşeye özenle koyduğumu iyi hatırlıyorum. Buraları iyice karmakarışık olmuş. Al sana bombok bi kafatası. Bu kadar karıştırırsan ne bekliyordun ki?
2 Eylül 1994
Veda Esintisi
Sevgisizliğimin ve haksızlığımın birleştiği köşede dikilmiş, sigaramın dumanını gökyüzüne savurmaktayım. Ayaklarım çöplerin arasında gezinip duruyor. Sigaramın ateşi ortalığı yararken, kirlenmişlik ta içlerime kadar uzanmış… Bir süre daha ayakta kaldıktan sonra köşe başına çömelip, eski bir gazete parçasına sardığım ucuz şarabın dibini görmek istercesine yudumları yuvarlıyorum peşi sıra midemin derinliklerine doğru… Yabancılaşıyorum kendime, duyulmaz melodiler eşliğinde. Yeşerttiğim sevgimin dumanlara binip gittiğini görüyorum, yamalı çuvaldan ibaret yaşantımda. Sıfırlamak isterdim yaşantımı, kilometre taşlarını üçer üçer geçerken. Düz cümleler kurmak isterdim, tutkumun büyüklüğü karşısında… Telefon kablolarının içine girip, sesimle aynı anda yanında olmak isterdim. Gecenin şu saatlerinde… Kirli yudumları ucuzluk içerinde yuvarlamaya devam ediyorum. Alevlerin maviliği sarıyor içimi. Yanmak istiyorum, ruhumun kaynayan ateşinde… Uçmak istiyorum, gökyüzünün kızıllığına… Kazımak istiyorum tutkumu, benliğime… Ellerim tutmuyor. Çekiç ve murç düşüyor, ellerimden birer birer. Beynimin koridorlarında, derinliklerinde kayboluyorlar, teker teker… Düşüncelerim, duygularım, sevgim peşlerinden sürükleniyor. Takip ediyorum hayallerimle, koridorlarda. Sağa sola bakıyorum, köşe bucak arıyorum, kaybettiklerimi. Aman tanrım. Kaybolmuşlar. Gözlerimi sımsıkı canım yanasıya kadar yumuyorum. Canım çok yanıyor. Gözyaşlarım şarap şişesinin dibinde kaybolmuşlar. Açıyorum gözlerimi, karanlık bir oda. Güneşin içinde kapkaranlık bir odada hapsolmuşum. Kendi kendime tutsak eden zincirler canımı acıtıyorlar. Çığlıklarım ayak parmak uçlarından kemirmeye başlamışlar, beni. Anlamıyorum, suçum günahım ne diye. Yıldızsı saçlarını arıyorum, parmaklarımın arasındaki korlarda. Yazdığım öykülerinde arıyorum, kaybolmuşluğumu, gölün karşısında beklerken. Her şey buraya kadarmış diye düşünüyorum. Durma zamanı. Kontağı kapatma zamanı. İçimde son kalan bir tutam güçle yaşamın durma noktasındaki mutluluğu yaşamayı düşünüyorum.
İşte buraya kadar.
Son
20 Haziran 1994
Bırakım, bari gözyaşlarım bende kalsın…
Gecem gündüzün içinde kaybolurken, çelişkilerle dolu bir yaşamın beni beklediğini görüyorum, yanaklarımda süzülen iki damla gözyaşında… Mutluyum, mutsuzluğumun içerisinde… Sevinçliyim, keder dolu yüreğimde… Çelişkilerle dolu bir yaşam sürdürüyorum, benliğimde… Tarzımı aşıyor, ötesinde karalamalar yapıyorum. Sırtımda yamalıklı bir çuval; içinde ben, yaşamım, gözyaşlarım, duygularım, isyanlarım, çığlıklarım ve yine ben… Sarp yamaçtaki değirmene doğru yol alıyorum, hepsini öğütmek için. Hepsini un haline getirip sonra suyla kardıktan sonra tekrar en baştan yaşamımı bir kez daha şekillendireceğim. Yeni bir tarz yakalayacağım. Adımlarımı sıklaştırıyor, birbirinin peşi sıra atıyorum, değirmen yolunda… Çok geçmiyor ki, gökyüzünü dolduruveriyor paranoyak gözlü akbabalar. Acımasızca saldırıyorlar çuvalıma gözyaşlarımı yutmak için… Pençelerini saplıyorlar, yamalıklı çuvalıma, yaralarımı deşmek için… Bir elimi yay, diğerini ok gibi kullanarak kafa tutuyorum, paranoyak gözlü akbabalara. Çığlıklarım deli ediyor onları. Kınından çıkardığım çelişkilerimi, kılıç gibi kullanıyor, kanlarını akıtıyorum. ,değirmene giden yol üzerinde… Çok fazla değil biraz ileriye gölgelerin arasına saklanıyorlar. Biliyorum hiç pes etmeyecekler. Yine saldıracaklar, gölgeler uzadığında… Adımlarımı iyiden iyiye sıklaştırıyorum… Bir melodi uzaklığında kalıyor değirmen. Gölgeler derinliklerinde sakladıkları paranoyak gözlü akbabalarla peşimden koşturuyorlar. Değirmenin karanlık ve ıslak nem kokan kapısından süzülüveriyorum içeriye, çuval peşimde… Sımsıkı bağladığım çuvalın ağzını açtığımda, çuvalımım gölgelerle ortak olan paranoyak gözlü akbabalar tarafından delindiğini, yaşamımın, benliğimin, gözyaşlarımın, pas kokan akrep ve yelkovanımın delikten aşağılara dökülüverdiğini hissediyorum. Dışarıdakiler mirasımı paylaşırken, içi boşaltılmış bir kabuk misali değirmenin taşları arasında kayboluveriyorum.
16 Haziran 1994
Kaybolmuş Gözlerim...
Yarın ne yapacağımı bilmez vaziyette, bugünü yaşıyorum kaderimin beni sürüklediği sokak köşelerinde. Günlerin hızla akıp gitmesine son zamanlarda pek ayak uyduramıyorum. İç kulvarlarda da koşsam, dış kulvarda da koşsam da bir türlü dereceye girenlerin yanında yer alamıyorum ve maalesef göz kapaklarımın arkasına gizleniyorum her defasında, gerçeklerden kaçabilmek için… Hayaller kuruyorum, düşlerimde önümde çırıl çıplak yatan kumsalı bir boydan bir boya geçerken. Yanımda beni yıllardır hiç yalnız bırakmayan sigaram ve yalnızlığım. Kaderleri birbirine bağlanmış üçümüz kaderlerimizle baş başa, kumsalın o akrep dolu kumcukları üzerinde. Aslında ikisinin de kaderleri benim elimde. Yakacağım kibritin ve nefesimin sonunda tükenecek bir sigara. Kaderleri sadece sadece benim elimde… Parmaklarımın arasında kayıtsız şartsız teslim olmuş halde yanacak kibrit çöpünü bekliyorum. Ustalıkla kullandığım dudaklarımın arasında birkaç dakika sonra özgür olmayı bekliyorlar. Çığlıklar gökyüzünü kaplarken, hep birlikte kumsalda yürümeye devam ediyoruz. Aman tanrım o da ne? Yerde sırt üstü uzanmış bir çift göz… Olamaz aman tanrım bunlar benim gözlerim. Bana, göz çukurlarıma bakıyorlar. Güneşlenmeye giderken yaşam parıltılarımı da yanlarında götürmüşler. İlk defa burada göz göze geldik, parıltılarımla. Yarı şizofren birini görmüş gibi bakıyorlar. Kafamı hafifçe omuzlarımın üstünde arakaya çevirip baktım görünürlerde kimsecikler yoktu, yalnızlığımdan ve sigaramdan çıkan dumanların haricinde. Yalnızlığım ise sigara dumanın arasında kaybolmak üzereydi. Gözlerime baktım bir de arkamda duran yaşantıma. Sönen sigaramı yenisi ile değiştirdikten sonra sırt üstü yatan gözlerimi kumların arasından alarak cebime koydum ve yürüyerek hızla kumsaldan uzaklaştım.
16 Haziran 1994