9 Ekim 2008 Perşembe

Beni en zayıf yerimden yakaladın...

Kaldırımın tam ucunda yürüyordum, başımı öne eğmiş kimseyi görmeden. Birden nereden geldiğini görmediğim sadece sesini duyduğum o çıka geldi. Nereden gelmişti, yoksa direkt yolumun üstüne mi çıkmıştı? Evet, onu ben çağırdım, bilmeden fark etmeden. O an düşünemedim beni en zayıf yerimden yakalayacağını. Konuştuk konuştuk ama mesleği medyumluk değilmiş. Başımı kaldırdıp baktığımda karşımda sadece bir fotoğraf ve klavyeden çıkan seslerden başka bir şey yoktu. Aslında duyduğum onun sesi değil, klavyenin tuş seslernden başka bir şey değilmiş. Sadece ben canlandırmışım. Biraz kendimden bahsettim, o da kendisinden. Birkaç ortak noktamız varmış ama azınlıkta. O yakaladıkça ben bugüne kadar kendime sakladıklarımı bir bir döktüm kaldırımın üstüne. O yakaladı ben döktüm. Nasıl oldu da bir bir anlattım bir türlü anlayamadım. Olmuştu bir kere... Eğer çöpçü gelipte buraya dökmek yasak demeseydi belkide çok daha fazla şey dökülecekti ortalığa. Lan çöpçü ne olurdu sanki 10 dakika sonra gelseydin. Beni yanlış tanımaması için en azından bir iki cümle daha edebilseydim. Ulan çöpçü sende diğerleri gibi gidip ağacın gölgesinde biraz otursaydın ya. Nasıl olsa benden sonra da birileri gelip, sigara izmariti atacaklar, çekirdek çitleyecekler, dökecek birşeyler bulacaklardı nasıl olsa... Toptan temizlik yapardın ve bir sefer yorulurdun. Neyse ki son anda onu tekrar nerede bulacağı mı söyledi de, çöpcü elmden kurtuldu. Ben hep burada olacağım. Görüşmek üzere, beni dinlediğin için teşekkür ederim. Bankacı Mine:)))

31 Temmuz 2008 Perşembe

Doberman Günlükleri

Kocaman devasa büyük bir malikanede oturuyordu. Bu malikaneye sahip olmak çok çalışmasını gerektirmişti. Neyse ki daha kırkına bile gelmeden hayalindeki malikanenin sahibi olmuştu. Dekorasyon işini yaşadığı kentin en iyi iç mimarına vermişti, tek şartla. Her tarafta doberman cinsi köpek figürleri, resimleri ve heykelleri olacaktı. Bu heykellerden en yırtıcı bakışlı ve insanın içini ürpertenler ise ana giriş merdivenlerinin iki yakasında yer alanlardı. Gelen konukları merdivenin son basamağına bastıklarında bile içlerinde o soğuk akan teri hissediyorlardı. Mimar öyle bir heykeltıraş bulmuştu ki sanki köpekler canlı gibiydiler. Aslında malikaneyi korumakla görevlendirilmiş sekiz adet doberman vardı. Ama bunların hiç biri o evdeyken serbest dolaşamazlardı. Hoş bunu sadece kendisi biliyordu. Bahçesinde o kadar çok gerçekçi heykel vardı ki, kimse onların canlı mı heykel olduğunu anlamak için en ufak bir çaba bile harcamıyordu. Oysa kendisi de köpeklerden oldum olası çok korkardı. Ama içindeki sevgiye de bir türlü anlam veremezdi. Belki de karakterleri birbirine benziyordu. Vahşi, sert, acımasızlık. Bu özellikler kendisi ile köpekler arasındaki tek bağdı.

Ticaretteki rakipleri bazı özelliklerini çok iyi öğrenmişlerdi. Her hangi bir işte karşı karşıya gelip de ruhunun derinliklerinde ısırıklardan nasibini almayan kalmamıştı. O yüzden onun sahasına pek girmezlerdi. Sanki doğadan köpeklerin yaptığı gibi, iş yaşamını da işeyerek işaretlemişti. Saldırganlık, acımazsızlık ruhunun derinliklerinden geliyordu. Yeri geldiğinde eşi bile kendisinden korkuyordu. Oysa o sahibine o kadar bağlıydı ki… Tüm vahşi doğasına rağmen eşinin yanında o kadar uysallaşıyordu ki, köpekleri ile arasında bir bağ olduğuna kimse inanmazdı. Eşi bu duruma çok şaşırıyor ama yinede içindeki ürpertiye engel olamıyordu.

Günlerden cumaydı. Her cümlesine abi diye başlayan en sevdiği hatta sırdaşı olan Orhan kendisini iş yerinde ziyarete gelmişti. Orhan çok neşeli biri aynı zamanda Volkan’ın en büyük taşeronlarından biriydi. Bugüne kadar aralarında hiçbir problem olmamıştı. Orhan’da Volkan gibi köpeklerden çok korkar ama Volkan’nın içindeki sevgiden etkilenerek üç dört köpek sahibi olmuştu. Ogün yine çok neşeliydi. Doberman işlemeli bardaktan viskisi yudumlarken gayet keyifli bir ses tonu ile:

- Abi bizim kızlardan biri bana bir kadından bahsetti. Portakal Çıkmazı’nda oturuyormuş. Hani şu ormanlık alanın yanındaki köye giderken…

Volkan söze girer:

- İyi de baba bizim orayla tanımadığımız bir kadınla ne işimiz var.

Orhan sözüne heyecanlı heyecanlı devam eder:

- Abi kadın süper bir falcıymış. Adamın ruhunu okuyormuş. Bilmek istediğin ne varsa sana söylüyormuş.

- Ya baba, benim falcı fulcuyla işim olmaz. Ben gerçekçi biriyim. Bunca yıldır beni tanıyamadın mı?

- Abicim, bunca yıldır hep realist olduk. Bizim kızlar çok övdü. Gel bi takılalım, bi değişiklik olur. Hadi kırma beni. Zaten bugün de Cuma. Bugünde işleri erken bırakalım.

- Ya bırak bu işleri. Papaz kaçtı işlerini hiç sevmen.

- Abi Allah’ını seversen. Bilirsin ben de takılmam bu işlere… Ama süper diyorlar. Gidelim eğer beğenmezsen söz kendimi senin köpeklerden birine ısırtacağım.

- Söz mü? Harbi ısırtırım bak…

- Abi, ısırt valla…

- İyi o zaman hadi gidelim der ve dahili hatta sekreterini arayarak arabayı hazırlamalarını, erken çıkacaklarını bi de evi aramasını ve köpeklerden birini beslememelerini gülümseyerek söyler.


Hikayenin devamı için hikayeci06@gmail.com adresine istekte bulununuz.

Blog okuru Deniz Tarafından gönderilen iki adet şiir...

UMUT

Acı yüklenmedim gelirken
Tepeden tırnağa umut
Aradan yıllar geçti
Ben eskiyen makine
Umudu
Kan tuttu

Bir Dünya

Gülüm
Seni ben
Arının çiçeği
Çiçeğin suyu
Güneşi
Toprağı
Sevdiğinden de öteye
Kitabın yazdığı gibi
Gök kuşağının
Binbir rengiyle
Etle, kemikle ve ilikle
Ve de akılla
Yani diyeceğim odur ki
Gülüm
Sana bir dünya kurdum gönlümde
Tanrıları kıskandıran

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Kör ve Bastonsuz Kişi

Körsün ama bastonsuz dolaşmaya çalışıyorsun konulu bir hikaye yazmak istiyorum. Çok sıkı bir laf. İstediğin her yönde anlam yükleyebilirsin. Pekala, ben aydınlıkta kaybolan hikayeci olarak bu cümleden bomba gibi olmasa da el bombasına yakın bir hikaye çıkarmalıyım. Tabi ki yazmayalı 14 yıl olmuş. Kolay değil, artık daktilom sigaram ve yalnızlığım da yok. Hepsi beni terk etti. Kıyıda köşede kaçak kaçak buluşmaya çalışıyorum, yoklar. Hadi sigara kolay, birinden bi dal istiyorsun burun kıvıra kıvara veriyor. Bu arda dikkatli olmak lazım, adımız hikayeciden otlakçıya çıkmasın. Ama o daktilo nerede? Onlar mazide, hurdacılarda bazı insanların bürosunun bir köşesinde antika olmayı bekliyorlar. Yerlerini parlak ekranlı 19 inç monitörlere ve klavyelere bırakmak zorunda kaldılar. Şimdi asıl konumuza dönelim. Köpeksiz köy buldun, çomaksız dolaşıyorsun ile körsün ama bastonsuz dolaşıyorsun arasında bir benzerlik var mı? Yoksa ikisi ayrı ayrı konulara parmağı sertçe basmak için mi söylenmişler? Neyse tek tek ele alalım.

1. Köpeksiz köy buldun, çomaksız dolaşıyorsun:

- Ben evde mecburen anneme yardım ederken, sen çıtırları çıtırdatıyordun. ( )

- Ben iş yerinde iş bitse de eve gitsek diye beklerken, sen mahallede bitirimlik yapıyorsun ( )

- Ben genel başkanın elektrik faturalarını yatırırken, sen partiye gelen gençlere siyasetten maval okuyorsun ( )

- Ben Taksim’de Moldovalı turisti ayarlamaya çalışırken, sen benim uzatmalıya kur yapıyorsun. ( )

- Ben, patrona şirket menfaatlerini nasıl yükselteceğimizi anlatırken, sen sekreteri akşam olmayan pul koleksiyonunu göstermeye davet ediyorsun. ( )

- Harbiden hiç köpek olmayan bir köy buldun, sokaklarında ellerin boş geziyorsun ( )

- … … …

2. Körsün ama bastonsuz geziyorsun:

- Sen çıtırları çıtırdatmaya çalışırken ben, zaten o işi iki gün önce yapmıştım. ( )

- Ben mahallenin tüm kaldırım taşlarına, köşelerine efsanemi yazalı 10 yıl oldu. ( )

- O mavalı daha önce ben okudum. Baktım maval okumakla bir yere varılmıyor. Bari genel başkanın gözüne gireyim dedim. ( )

- Uzatmalıyı zaten uzattım. Şimdi moda Çinliler… her şeyin küçüğü onlarada… ( )

- Kahve ile uğraşma, zaten sen en sona kalmıştın. Millet 3. tura koşuyor.( )

- Olum köpeksiz köy bulsan bile köy yerinde ne işin var? ( )

- ... ... ...

Sonuç olarak; bastonu bir kenara bırak, gözlerini iyi aç… Eğer astigmat ve miyopsan bildiğim iyi bir göz doktoru var…Çizdir abi… Etrafına iyi bak… Anladın sen onu…

Not: ( ) doğru ya da yanlış diye doldurabilir, seçenekleri çoğaltabilirsiniz. Seçenekleri göndermeniz durumunda yayınlarım ona göre…

Bırakın, bari gözyaşlarım bende kalsın…

Gecem gündüzün içinde kaybolurken, çelişkilerle dolu bir yaşamın beni beklediğini görüyorum, yanaklarımda süzülen iki damla gözyaşında… Mutluyum, mutsuzluğumun içerisinde… Sevinçliyim, keder dolu yüreğimde… Çelişkilerle dolu bir yaşam sürdürüyorum, benliğimde… Tarzımı aşıyor, ötesinde karalamalar yapıyorum. Sırtımda yamalıklı bir çuval; içinde ben, yaşamım, gözyaşlarım, duygularım, isyanlarım, çığlıklarım ve yine ben… Sarp yamaçtaki değirmene doğru yol alıyorum, hepsini öğütmek için. Hepsini un haline getirip sonra suyla kardıktan sonra tekrar en baştan yaşamımı bir kez daha şekillendireceğim. Yeni bir tarz yakalayacağım. Adımlarımı sıklaştırıyor, birbirinin peşi sıra atıyorum, değirmen yolunda… Çok geçmiyor ki, gökyüzünü dolduruveriyor paranoyak gözlü akbabalar. Acımasızca saldırıyorlar çuvalıma gözyaşlarımı yutmak için… Pençelerini saplıyorlar, yamalıklı çuvalıma, yaralarımı deşmek için… Bir elimi yay, diğerini ok gibi kullanarak kafa tutuyorum, paranoyak gözlü akbabalara. Çığlıklarım deli ediyor onları. Kınından çıkardığım çelişkilerimi, kılıç gibi kullanıyor, kanlarını akıtıyorum. ,değirmene giden yol üzerinde… Çok fazla değil biraz ileriye gölgelerin arasına saklanıyorlar. Biliyorum hiç pes etmeyecekler. Yine saldıracaklar, gölgeler uzadığında… Adımlarımı iyiden iyiye sıklaştırıyorum… Bir melodi uzaklığında kalıyor değirmen. Gölgeler derinliklerinde sakladıkları paranoyak gözlü akbabalarla peşimden koşturuyorlar. Değirmenin karanlık ve ıslak nem kokan kapısından süzülüveriyorum içeriye, çuval peşimde… Sımsıkı bağladığım çuvalın ağzını açtığımda, çuvalımım gölgelerle ortak olan paranoyak gözlü akbabalar tarafından delindiğini, yaşamımın, benliğimin, gözyaşlarımın, pas kokan akrep ve yelkovanımın delikten aşağılara dökülüverdiğini hissediyorum. Dışarıdakiler mirasımı paylaşırken, içi boşaltılmış bir kabuk misali değirmenin taşları arasında kayboluveriyorum.


16 Haziran 1994

Bir Çift Göz...

Yarın ne yapacağımı bilmez vaziyette, bugünü yaşıyorum kaderimin beni sürüklediği sokak köşelerinde. Günlerin hızla akıp gitmesine son zamanlarda pek ayak uyduramıyorum. İç kulvarlarda da koşsam, dış kulvarda da koşsam da bir türlü dereceye girenlerin yanında yer alamıyorum ve maalesef göz kapaklarımın arkasına gizleniyorum her defasında, gerçeklerden kaçabilmek için… Hayaller kuruyorum, düşlerimde önümde çırıl çıplak yatan kumsalı bir boydan bir boya geçerken. Yanımda beni yıllardır hiç yalnız bırakmayan sigaram ve yalnızlığım. Kaderleri birbirine bağlanmış üçümüz kaderlerimizle baş başa, kumsalın o akrep dolu kumcukları üzerinde. Aslında ikisinin de kaderleri benim elimde. Yakacağım kibritin ve nefesimin sonunda tükenecek bir sigara. Kaderleri sadece sadece benim elimde… Parmaklarımın arasında kayıtsız şartsız teslim olmuş halde yanacak kibrit çöpünü bekliyorum. Ustalıkla kullandığım dudaklarımın arasında birkaç dakika sonra özgür olmayı bekliyorlar. Çığlıklar gökyüzünü kaplarken, hep birlikte kumsalda yürümeye devam ediyoruz. Aman tanrım o da ne? Yerde sırt üstü uzanmış bir çift göz… Olamaz aman tanrım bunlar benim gözlerim. Bana, göz çukurlarıma bakıyorlar. Güneşlenmeye giderken yaşam parıltılarımı da yanlarında götürmüşler. İlk defa burada göz göze geldik, parıltılarımla. Yarı şizofren birini görmüş gibi bakıyorlar. Kafamı hafifçe omuzlarımın üstünde arakaya çevirip baktım görünürlerde kimsecikler yoktu, yalnızlığımdan ve sigaramdan çıkan dumanların haricinde. Yalnızlığım ise sigara dumanın arasında kaybolmak üzereydi. Gözlerime baktım bir de arkamda duran yaşantıma. Sönen sigaramı yenisi ile değiştirdikten sonra sırt üstü yatan gözlerimi kumların arasından alarak cebime koydum ve yürüyerek hızla kumsaldan uzaklaştım.


16 Haziran 1994

30 Haziran 2008 Pazartesi

Kibrit Çöpü

Varlığımın seyir defterinde bir yaprak daha dolmaya hazırlanıyor. Ve ben, hala bir anlamsız anlamsızlığı yaşamak zorunda kalıyorum. Yaşantımın kitin tabakasını hala kırabilmiş değilim. Tınılarla iletişim kurmak zorundayım. Her beş dakikada bir sifonu olanca gücümle çekme, melodisini kulak zarlarımda doyasıya dinlemek, notalara binip kendimi hükümdar ilan etmek, sadece ve sadece kendi hükümdarlığımı yaşamak, benim yalnızca benim olan benlerle yaşamak istiyorum. Noktalarımı bana bırakın. Cümleler birbirini takip etsin ve bittiklerinde sadece ben koyuvereyim noktaları. Cümleler birbirini takip etsin yağmur gibi, notalar gibi. Bırakım kalemleri sadece ben bitireyim. Çok görmeyin, hepimize yetecek kadar cümle, hepimize yetecek kadar nokta ve hepimize yetecek kadar kağıt var. Düşün, düşün ve sonra bir daha düşün. İster hindi ol ister dev ya da trene bakan. Elli kadar sütü sağılan bir araya gelince çiftlik açarlarmış, yirmi kadar hörgüçlü götürgeçler bir araya gelince kervancılık oynarlarmış. Neron İstanbul’da yaşamış olsaydı eğer, İstanbul’u bizimkilerden önce yakardı muhakkak. Oysa benim yakacak bir kibrit çöpüm bile yok. Ağlamak yada itiraf etmek. Belik birgün sevgimi itiraf edeceğim ama o gün bugün değil maalesef.

İsimsiz 002

Çalışma hayatımın günleri peşi sıra birbirini izlerken hiç beklenmeyen bir haber ile mutlu olduğumu saklamama gerek yok sanırım. Yıllardır kendimden bile sakladığım, düşünmekten korktuğum gerçeğimle karşı karşıya kaldım. Gecenin derin saatlerine kadar düşüncelerimle boğuştum durdum. Kimi zaman onları yendim. Kimi zamanda esaret zincirlerimi gözyaşlarıma bağlamak zorunda kaldım. İtiraf edebilmek o kadar zor ki, güzelim…

Öylesine zor ki, sırrımı saklamak… Belki bir gün anlatabilmek için tüm cesaretimi toplayacağım. Beklide eskiden olduğu gibi saklamaya devam edeceğim, sevgimi…

Ne bir bardak bira, ne de derinlemesine sigaradan alınan bir fırt nefes, duygularımı açığa çıkarmak için yeterli olmuyor. Gereken ve yeterli cesareti bir türlü vermiyorlar, bana…

Gecenin saatleri arasında bırakılışımda tüm insanlar düşünceleri ve hayalleri ile baş başa kalırlar.

31 Ağustos 1994 / Perşembe

İsimsiz 001

Kokuşmuşluğun içerisinde alışkanlık haline getirdiğim, her daim gittiğim sokağın köşesinde yerdeki çöpleri bir ileri bir geri oynarken, farklı bir yaşama sıçramanın yollarını aramaktayım. Sigaramın ucundan çıkan dumanların arasından gökyüzünün griye çalan maviliğini gözlerimi kısarak zar zor görebiliyorum. Elimle gözümün önünde oluşan duman tabakasını dağıtmaya çalışırken, gökyüzünün kirlenmişliğini siler gibiydim. Yere attığım sigaranın kalanını ayakkabımın ucu ile çiğnerken, ruhumun da gökyüzü gibi kirlendiğini düşündüm. Yaktığım ikinci sigaranın ateşine bakarken, yaşamımın da yavaş yavaş yanarak kül haline geldiğini görüyordum. Dudaklarımın arasında sigaram, ellerim içine hiçbir şey koyamadığım ceplerimde ve göz pınarlarından yanaklarıma süzülen gözyaşları içerisinde köşeyi dönerek sık adımlarla oradan uzaklaştım. Ruhumun griliğinden, kül olmak üzere olan yaşantımdan kaçmaya çalışıyordum. Adımlarım duyulmaz olmuştu, sokağın karanlık derinliklerinde.

Sabahın altı buçuğunda yollar olması gerekenden de sakindi. Sokağım müdavimleri olan mırnavlar, havhavlar bile güzellik uykularından kalkmamışlardı. Kendisi gibi tek tük insanlar ayazında coşkusu ile hızlı adımlarla yürümekteydiler. Amele pazarı dolmuş, işverenleri beklemeye başlamıştı, tüm ameleler. Sigarasının bıraktığı dumanlar hemen gerisinde kalırken, dudaklarının arasından süzülen kendisinin bile duyamadığı notalarla birlikte iş yerine gidiyordu. İçeriye soğuk girmesin diye iyiden iyiye kıstığı gözleri ile karşısından gelen insanları incelediğinde hiç birinin yüzünün neşeli bir tavra sahip olmadığını hatta birçoğunun asık suratlı olduğunu fark etti. Oysa kendi genellikle akşam saatlerinde ve gecenin ilerleyen saatlerinde dertleriyle baş başa kalır, yüzü gerilir ve peş peşe ateşlerdi, sigarasını… Eline kağıt kalem alır ya da daktilosunun başına oturur, sevdalarını yazmaya çalışırdı. Ancak ne kadar çabalarsa çabalasın ne sorunlarını ne de sevdalarını ifade edebilecek kelimeleri bir türlü bulamıyor, bulduklarını da yan yana dizemiyordu. Oysa sabahları öyle mi? Yeni bir gün başlangıcında mutlu ve neşeli oluyordu, ümitlerini kaybetmediği için… Saatler ilerledikçe mutluluğu mutsuzluğa, umutları karamsarlığa dönüşüveriyordu. Günde beş altı görüşme yapıyor, sohbetler ediyor, gülüyordu. Oysa içindeki okyanusa bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaktaydı. Ruhunun azgın sularında sürükleniyordu.

İşyerinde masasına oturmuş bir yandan demli çayını yudumluyor, bir yandan yegane can yoldaşı sigarasını tüttürürken, dolabı ve çekmeceleri açtı. Yoklardı. Hiçbir yerde bulamadı onları… Kafasını iki elinin arasına aldı, kaybolmuşları nerede bulacağını düşünüyordu.

Hayalleri kaybolmuştu.

Tarihsiz

27 Haziran 2008 Cuma

2xr-ktrx-9q

Galiba bir problemin var. Giderek ensizleştiğimi fark ediyorum. Çözüme giden yolu bulamadığım için kül tablasındaki izmaritleri eşeliyorum, bakışlarımla. Düşünmekte zorluk çekiyorum. bir şeyler yapmalıyım. Bugüne kadar yapabildiklerimin toplamı bir asal sayı bile oluşturmuyor. Benliğim kendi kendimin matematiksel izdüşümüne bir metre bile yaklaşamıyor. Boşlukta değil, sonsuzlukta. Kızıllıkta değil, mavilikte. Bu ne isabetsizlik diyorum kendi kendime. Kaybolmuşluğumun isabetsizliğini yaşıyorum. Sonuç olarak bir ya da birden fazla problemin olmalı, elimde. Akılsız mıyım yoksa aptal mı? Yoksa deli numarası mı yapıyorum. Aptal değilsem, akıllıyım demektir. Eğer akıllıysam o zaman kullanma kılavuzum kaybolmuş. Çözümlerin içinde çözümsüzlüğü yaşamak diye buna derler sanırım. İyide her test kitabında olduğu gibi yaşantımın arka sayfasına çözümleri koymayı unutmuşlar. Adını koymalıyım. Evet. Sorunlarımın bir adı olmalı. Her var olanın bir adı olduğu gibi. Masa, sandalye, gece mafyası, orangutan zihniyetli, portakal kılıklı, mayın tarlası, kalastronik, mualla ve muamma… Hey sen bu satırları okuyan kişi. Evet sana sesleniyorum. Senin sorunların yok mu? Yoksa sen de benim gibi sorunlarına bir ad koyamıyor musun? Var olan isimlerin hiç biri ve sıfatların, zamirlerin hiç biri benim çözümsüzlüğüme eşdeğer oluşturmuyor. 2xr-ktrx-9q eşittir çözümsüzlük bu da eşittir çözümsüz yaşam yine eşittir insansal atık. Kafatasımın bir yerlerine koymuştum bütün çözümleri. Arıyorum yoklar. Tıklatıyorum. Kim o diyen bile yok. SMS ya da mail atacağım ama 1994 de bunlar yoktu. Vardıysa da ben bilmiyordum*. Bütün tenekeleri birbirleri ardına devirdim, tek tek içlerine baktım, bulamadım kaybettiklerimi. Hâlbuki bir gün işime yarar diye, lazım olur düşüncesiyle bir köşeye özenle koyduğumu iyi hatırlıyorum. Buraları iyice karmakarışık olmuş. Al sana bombok bi kafatası. Bu kadar karıştırırsan ne bekliyordun ki?


2 Eylül 1994

Veda Esintisi

Sevgisizliğimin ve haksızlığımın birleştiği köşede dikilmiş, sigaramın dumanını gökyüzüne savurmaktayım. Ayaklarım çöplerin arasında gezinip duruyor. Sigaramın ateşi ortalığı yararken, kirlenmişlik ta içlerime kadar uzanmış… Bir süre daha ayakta kaldıktan sonra köşe başına çömelip, eski bir gazete parçasına sardığım ucuz şarabın dibini görmek istercesine yudumları yuvarlıyorum peşi sıra midemin derinliklerine doğru… Yabancılaşıyorum kendime, duyulmaz melodiler eşliğinde. Yeşerttiğim sevgimin dumanlara binip gittiğini görüyorum, yamalı çuvaldan ibaret yaşantımda. Sıfırlamak isterdim yaşantımı, kilometre taşlarını üçer üçer geçerken. Düz cümleler kurmak isterdim, tutkumun büyüklüğü karşısında… Telefon kablolarının içine girip, sesimle aynı anda yanında olmak isterdim. Gecenin şu saatlerinde… Kirli yudumları ucuzluk içerinde yuvarlamaya devam ediyorum. Alevlerin maviliği sarıyor içimi. Yanmak istiyorum, ruhumun kaynayan ateşinde… Uçmak istiyorum, gökyüzünün kızıllığına… Kazımak istiyorum tutkumu, benliğime… Ellerim tutmuyor. Çekiç ve murç düşüyor, ellerimden birer birer. Beynimin koridorlarında, derinliklerinde kayboluyorlar, teker teker… Düşüncelerim, duygularım, sevgim peşlerinden sürükleniyor. Takip ediyorum hayallerimle, koridorlarda. Sağa sola bakıyorum, köşe bucak arıyorum, kaybettiklerimi. Aman tanrım. Kaybolmuşlar. Gözlerimi sımsıkı canım yanasıya kadar yumuyorum. Canım çok yanıyor. Gözyaşlarım şarap şişesinin dibinde kaybolmuşlar. Açıyorum gözlerimi, karanlık bir oda. Güneşin içinde kapkaranlık bir odada hapsolmuşum. Kendi kendime tutsak eden zincirler canımı acıtıyorlar. Çığlıklarım ayak parmak uçlarından kemirmeye başlamışlar, beni. Anlamıyorum, suçum günahım ne diye. Yıldızsı saçlarını arıyorum, parmaklarımın arasındaki korlarda. Yazdığım öykülerinde arıyorum, kaybolmuşluğumu, gölün karşısında beklerken. Her şey buraya kadarmış diye düşünüyorum. Durma zamanı. Kontağı kapatma zamanı. İçimde son kalan bir tutam güçle yaşamın durma noktasındaki mutluluğu yaşamayı düşünüyorum.

İşte buraya kadar.

Son

20 Haziran 1994

Bırakım, bari gözyaşlarım bende kalsın…

Gecem gündüzün içinde kaybolurken, çelişkilerle dolu bir yaşamın beni beklediğini görüyorum, yanaklarımda süzülen iki damla gözyaşında… Mutluyum, mutsuzluğumun içerisinde… Sevinçliyim, keder dolu yüreğimde… Çelişkilerle dolu bir yaşam sürdürüyorum, benliğimde… Tarzımı aşıyor, ötesinde karalamalar yapıyorum. Sırtımda yamalıklı bir çuval; içinde ben, yaşamım, gözyaşlarım, duygularım, isyanlarım, çığlıklarım ve yine ben… Sarp yamaçtaki değirmene doğru yol alıyorum, hepsini öğütmek için. Hepsini un haline getirip sonra suyla kardıktan sonra tekrar en baştan yaşamımı bir kez daha şekillendireceğim. Yeni bir tarz yakalayacağım. Adımlarımı sıklaştırıyor, birbirinin peşi sıra atıyorum, değirmen yolunda… Çok geçmiyor ki, gökyüzünü dolduruveriyor paranoyak gözlü akbabalar. Acımasızca saldırıyorlar çuvalıma gözyaşlarımı yutmak için… Pençelerini saplıyorlar, yamalıklı çuvalıma, yaralarımı deşmek için… Bir elimi yay, diğerini ok gibi kullanarak kafa tutuyorum, paranoyak gözlü akbabalara. Çığlıklarım deli ediyor onları. Kınından çıkardığım çelişkilerimi, kılıç gibi kullanıyor, kanlarını akıtıyorum. ,değirmene giden yol üzerinde… Çok fazla değil biraz ileriye gölgelerin arasına saklanıyorlar. Biliyorum hiç pes etmeyecekler. Yine saldıracaklar, gölgeler uzadığında… Adımlarımı iyiden iyiye sıklaştırıyorum… Bir melodi uzaklığında kalıyor değirmen. Gölgeler derinliklerinde sakladıkları paranoyak gözlü akbabalarla peşimden koşturuyorlar. Değirmenin karanlık ve ıslak nem kokan kapısından süzülüveriyorum içeriye, çuval peşimde… Sımsıkı bağladığım çuvalın ağzını açtığımda, çuvalımım gölgelerle ortak olan paranoyak gözlü akbabalar tarafından delindiğini, yaşamımın, benliğimin, gözyaşlarımın, pas kokan akrep ve yelkovanımın delikten aşağılara dökülüverdiğini hissediyorum. Dışarıdakiler mirasımı paylaşırken, içi boşaltılmış bir kabuk misali değirmenin taşları arasında kayboluveriyorum.

16 Haziran 1994

Kaybolmuş Gözlerim...

Yarın ne yapacağımı bilmez vaziyette, bugünü yaşıyorum kaderimin beni sürüklediği sokak köşelerinde. Günlerin hızla akıp gitmesine son zamanlarda pek ayak uyduramıyorum. İç kulvarlarda da koşsam, dış kulvarda da koşsam da bir türlü dereceye girenlerin yanında yer alamıyorum ve maalesef göz kapaklarımın arkasına gizleniyorum her defasında, gerçeklerden kaçabilmek için… Hayaller kuruyorum, düşlerimde önümde çırıl çıplak yatan kumsalı bir boydan bir boya geçerken. Yanımda beni yıllardır hiç yalnız bırakmayan sigaram ve yalnızlığım. Kaderleri birbirine bağlanmış üçümüz kaderlerimizle baş başa, kumsalın o akrep dolu kumcukları üzerinde. Aslında ikisinin de kaderleri benim elimde. Yakacağım kibritin ve nefesimin sonunda tükenecek bir sigara. Kaderleri sadece sadece benim elimde… Parmaklarımın arasında kayıtsız şartsız teslim olmuş halde yanacak kibrit çöpünü bekliyorum. Ustalıkla kullandığım dudaklarımın arasında birkaç dakika sonra özgür olmayı bekliyorlar. Çığlıklar gökyüzünü kaplarken, hep birlikte kumsalda yürümeye devam ediyoruz. Aman tanrım o da ne? Yerde sırt üstü uzanmış bir çift göz… Olamaz aman tanrım bunlar benim gözlerim. Bana, göz çukurlarıma bakıyorlar. Güneşlenmeye giderken yaşam parıltılarımı da yanlarında götürmüşler. İlk defa burada göz göze geldik, parıltılarımla. Yarı şizofren birini görmüş gibi bakıyorlar. Kafamı hafifçe omuzlarımın üstünde arakaya çevirip baktım görünürlerde kimsecikler yoktu, yalnızlığımdan ve sigaramdan çıkan dumanların haricinde. Yalnızlığım ise sigara dumanın arasında kaybolmak üzereydi. Gözlerime baktım bir de arkamda duran yaşantıma. Sönen sigaramı yenisi ile değiştirdikten sonra sırt üstü yatan gözlerimi kumların arasından alarak cebime koydum ve yürüyerek hızla kumsaldan uzaklaştım.

16 Haziran 1994