31 Temmuz 2008 Perşembe

Doberman Günlükleri

Kocaman devasa büyük bir malikanede oturuyordu. Bu malikaneye sahip olmak çok çalışmasını gerektirmişti. Neyse ki daha kırkına bile gelmeden hayalindeki malikanenin sahibi olmuştu. Dekorasyon işini yaşadığı kentin en iyi iç mimarına vermişti, tek şartla. Her tarafta doberman cinsi köpek figürleri, resimleri ve heykelleri olacaktı. Bu heykellerden en yırtıcı bakışlı ve insanın içini ürpertenler ise ana giriş merdivenlerinin iki yakasında yer alanlardı. Gelen konukları merdivenin son basamağına bastıklarında bile içlerinde o soğuk akan teri hissediyorlardı. Mimar öyle bir heykeltıraş bulmuştu ki sanki köpekler canlı gibiydiler. Aslında malikaneyi korumakla görevlendirilmiş sekiz adet doberman vardı. Ama bunların hiç biri o evdeyken serbest dolaşamazlardı. Hoş bunu sadece kendisi biliyordu. Bahçesinde o kadar çok gerçekçi heykel vardı ki, kimse onların canlı mı heykel olduğunu anlamak için en ufak bir çaba bile harcamıyordu. Oysa kendisi de köpeklerden oldum olası çok korkardı. Ama içindeki sevgiye de bir türlü anlam veremezdi. Belki de karakterleri birbirine benziyordu. Vahşi, sert, acımasızlık. Bu özellikler kendisi ile köpekler arasındaki tek bağdı.

Ticaretteki rakipleri bazı özelliklerini çok iyi öğrenmişlerdi. Her hangi bir işte karşı karşıya gelip de ruhunun derinliklerinde ısırıklardan nasibini almayan kalmamıştı. O yüzden onun sahasına pek girmezlerdi. Sanki doğadan köpeklerin yaptığı gibi, iş yaşamını da işeyerek işaretlemişti. Saldırganlık, acımazsızlık ruhunun derinliklerinden geliyordu. Yeri geldiğinde eşi bile kendisinden korkuyordu. Oysa o sahibine o kadar bağlıydı ki… Tüm vahşi doğasına rağmen eşinin yanında o kadar uysallaşıyordu ki, köpekleri ile arasında bir bağ olduğuna kimse inanmazdı. Eşi bu duruma çok şaşırıyor ama yinede içindeki ürpertiye engel olamıyordu.

Günlerden cumaydı. Her cümlesine abi diye başlayan en sevdiği hatta sırdaşı olan Orhan kendisini iş yerinde ziyarete gelmişti. Orhan çok neşeli biri aynı zamanda Volkan’ın en büyük taşeronlarından biriydi. Bugüne kadar aralarında hiçbir problem olmamıştı. Orhan’da Volkan gibi köpeklerden çok korkar ama Volkan’nın içindeki sevgiden etkilenerek üç dört köpek sahibi olmuştu. Ogün yine çok neşeliydi. Doberman işlemeli bardaktan viskisi yudumlarken gayet keyifli bir ses tonu ile:

- Abi bizim kızlardan biri bana bir kadından bahsetti. Portakal Çıkmazı’nda oturuyormuş. Hani şu ormanlık alanın yanındaki köye giderken…

Volkan söze girer:

- İyi de baba bizim orayla tanımadığımız bir kadınla ne işimiz var.

Orhan sözüne heyecanlı heyecanlı devam eder:

- Abi kadın süper bir falcıymış. Adamın ruhunu okuyormuş. Bilmek istediğin ne varsa sana söylüyormuş.

- Ya baba, benim falcı fulcuyla işim olmaz. Ben gerçekçi biriyim. Bunca yıldır beni tanıyamadın mı?

- Abicim, bunca yıldır hep realist olduk. Bizim kızlar çok övdü. Gel bi takılalım, bi değişiklik olur. Hadi kırma beni. Zaten bugün de Cuma. Bugünde işleri erken bırakalım.

- Ya bırak bu işleri. Papaz kaçtı işlerini hiç sevmen.

- Abi Allah’ını seversen. Bilirsin ben de takılmam bu işlere… Ama süper diyorlar. Gidelim eğer beğenmezsen söz kendimi senin köpeklerden birine ısırtacağım.

- Söz mü? Harbi ısırtırım bak…

- Abi, ısırt valla…

- İyi o zaman hadi gidelim der ve dahili hatta sekreterini arayarak arabayı hazırlamalarını, erken çıkacaklarını bi de evi aramasını ve köpeklerden birini beslememelerini gülümseyerek söyler.


Hikayenin devamı için hikayeci06@gmail.com adresine istekte bulununuz.

Blog okuru Deniz Tarafından gönderilen iki adet şiir...

UMUT

Acı yüklenmedim gelirken
Tepeden tırnağa umut
Aradan yıllar geçti
Ben eskiyen makine
Umudu
Kan tuttu

Bir Dünya

Gülüm
Seni ben
Arının çiçeği
Çiçeğin suyu
Güneşi
Toprağı
Sevdiğinden de öteye
Kitabın yazdığı gibi
Gök kuşağının
Binbir rengiyle
Etle, kemikle ve ilikle
Ve de akılla
Yani diyeceğim odur ki
Gülüm
Sana bir dünya kurdum gönlümde
Tanrıları kıskandıran

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Kör ve Bastonsuz Kişi

Körsün ama bastonsuz dolaşmaya çalışıyorsun konulu bir hikaye yazmak istiyorum. Çok sıkı bir laf. İstediğin her yönde anlam yükleyebilirsin. Pekala, ben aydınlıkta kaybolan hikayeci olarak bu cümleden bomba gibi olmasa da el bombasına yakın bir hikaye çıkarmalıyım. Tabi ki yazmayalı 14 yıl olmuş. Kolay değil, artık daktilom sigaram ve yalnızlığım da yok. Hepsi beni terk etti. Kıyıda köşede kaçak kaçak buluşmaya çalışıyorum, yoklar. Hadi sigara kolay, birinden bi dal istiyorsun burun kıvıra kıvara veriyor. Bu arda dikkatli olmak lazım, adımız hikayeciden otlakçıya çıkmasın. Ama o daktilo nerede? Onlar mazide, hurdacılarda bazı insanların bürosunun bir köşesinde antika olmayı bekliyorlar. Yerlerini parlak ekranlı 19 inç monitörlere ve klavyelere bırakmak zorunda kaldılar. Şimdi asıl konumuza dönelim. Köpeksiz köy buldun, çomaksız dolaşıyorsun ile körsün ama bastonsuz dolaşıyorsun arasında bir benzerlik var mı? Yoksa ikisi ayrı ayrı konulara parmağı sertçe basmak için mi söylenmişler? Neyse tek tek ele alalım.

1. Köpeksiz köy buldun, çomaksız dolaşıyorsun:

- Ben evde mecburen anneme yardım ederken, sen çıtırları çıtırdatıyordun. ( )

- Ben iş yerinde iş bitse de eve gitsek diye beklerken, sen mahallede bitirimlik yapıyorsun ( )

- Ben genel başkanın elektrik faturalarını yatırırken, sen partiye gelen gençlere siyasetten maval okuyorsun ( )

- Ben Taksim’de Moldovalı turisti ayarlamaya çalışırken, sen benim uzatmalıya kur yapıyorsun. ( )

- Ben, patrona şirket menfaatlerini nasıl yükselteceğimizi anlatırken, sen sekreteri akşam olmayan pul koleksiyonunu göstermeye davet ediyorsun. ( )

- Harbiden hiç köpek olmayan bir köy buldun, sokaklarında ellerin boş geziyorsun ( )

- … … …

2. Körsün ama bastonsuz geziyorsun:

- Sen çıtırları çıtırdatmaya çalışırken ben, zaten o işi iki gün önce yapmıştım. ( )

- Ben mahallenin tüm kaldırım taşlarına, köşelerine efsanemi yazalı 10 yıl oldu. ( )

- O mavalı daha önce ben okudum. Baktım maval okumakla bir yere varılmıyor. Bari genel başkanın gözüne gireyim dedim. ( )

- Uzatmalıyı zaten uzattım. Şimdi moda Çinliler… her şeyin küçüğü onlarada… ( )

- Kahve ile uğraşma, zaten sen en sona kalmıştın. Millet 3. tura koşuyor.( )

- Olum köpeksiz köy bulsan bile köy yerinde ne işin var? ( )

- ... ... ...

Sonuç olarak; bastonu bir kenara bırak, gözlerini iyi aç… Eğer astigmat ve miyopsan bildiğim iyi bir göz doktoru var…Çizdir abi… Etrafına iyi bak… Anladın sen onu…

Not: ( ) doğru ya da yanlış diye doldurabilir, seçenekleri çoğaltabilirsiniz. Seçenekleri göndermeniz durumunda yayınlarım ona göre…

Bırakın, bari gözyaşlarım bende kalsın…

Gecem gündüzün içinde kaybolurken, çelişkilerle dolu bir yaşamın beni beklediğini görüyorum, yanaklarımda süzülen iki damla gözyaşında… Mutluyum, mutsuzluğumun içerisinde… Sevinçliyim, keder dolu yüreğimde… Çelişkilerle dolu bir yaşam sürdürüyorum, benliğimde… Tarzımı aşıyor, ötesinde karalamalar yapıyorum. Sırtımda yamalıklı bir çuval; içinde ben, yaşamım, gözyaşlarım, duygularım, isyanlarım, çığlıklarım ve yine ben… Sarp yamaçtaki değirmene doğru yol alıyorum, hepsini öğütmek için. Hepsini un haline getirip sonra suyla kardıktan sonra tekrar en baştan yaşamımı bir kez daha şekillendireceğim. Yeni bir tarz yakalayacağım. Adımlarımı sıklaştırıyor, birbirinin peşi sıra atıyorum, değirmen yolunda… Çok geçmiyor ki, gökyüzünü dolduruveriyor paranoyak gözlü akbabalar. Acımasızca saldırıyorlar çuvalıma gözyaşlarımı yutmak için… Pençelerini saplıyorlar, yamalıklı çuvalıma, yaralarımı deşmek için… Bir elimi yay, diğerini ok gibi kullanarak kafa tutuyorum, paranoyak gözlü akbabalara. Çığlıklarım deli ediyor onları. Kınından çıkardığım çelişkilerimi, kılıç gibi kullanıyor, kanlarını akıtıyorum. ,değirmene giden yol üzerinde… Çok fazla değil biraz ileriye gölgelerin arasına saklanıyorlar. Biliyorum hiç pes etmeyecekler. Yine saldıracaklar, gölgeler uzadığında… Adımlarımı iyiden iyiye sıklaştırıyorum… Bir melodi uzaklığında kalıyor değirmen. Gölgeler derinliklerinde sakladıkları paranoyak gözlü akbabalarla peşimden koşturuyorlar. Değirmenin karanlık ve ıslak nem kokan kapısından süzülüveriyorum içeriye, çuval peşimde… Sımsıkı bağladığım çuvalın ağzını açtığımda, çuvalımım gölgelerle ortak olan paranoyak gözlü akbabalar tarafından delindiğini, yaşamımın, benliğimin, gözyaşlarımın, pas kokan akrep ve yelkovanımın delikten aşağılara dökülüverdiğini hissediyorum. Dışarıdakiler mirasımı paylaşırken, içi boşaltılmış bir kabuk misali değirmenin taşları arasında kayboluveriyorum.


16 Haziran 1994

Bir Çift Göz...

Yarın ne yapacağımı bilmez vaziyette, bugünü yaşıyorum kaderimin beni sürüklediği sokak köşelerinde. Günlerin hızla akıp gitmesine son zamanlarda pek ayak uyduramıyorum. İç kulvarlarda da koşsam, dış kulvarda da koşsam da bir türlü dereceye girenlerin yanında yer alamıyorum ve maalesef göz kapaklarımın arkasına gizleniyorum her defasında, gerçeklerden kaçabilmek için… Hayaller kuruyorum, düşlerimde önümde çırıl çıplak yatan kumsalı bir boydan bir boya geçerken. Yanımda beni yıllardır hiç yalnız bırakmayan sigaram ve yalnızlığım. Kaderleri birbirine bağlanmış üçümüz kaderlerimizle baş başa, kumsalın o akrep dolu kumcukları üzerinde. Aslında ikisinin de kaderleri benim elimde. Yakacağım kibritin ve nefesimin sonunda tükenecek bir sigara. Kaderleri sadece sadece benim elimde… Parmaklarımın arasında kayıtsız şartsız teslim olmuş halde yanacak kibrit çöpünü bekliyorum. Ustalıkla kullandığım dudaklarımın arasında birkaç dakika sonra özgür olmayı bekliyorlar. Çığlıklar gökyüzünü kaplarken, hep birlikte kumsalda yürümeye devam ediyoruz. Aman tanrım o da ne? Yerde sırt üstü uzanmış bir çift göz… Olamaz aman tanrım bunlar benim gözlerim. Bana, göz çukurlarıma bakıyorlar. Güneşlenmeye giderken yaşam parıltılarımı da yanlarında götürmüşler. İlk defa burada göz göze geldik, parıltılarımla. Yarı şizofren birini görmüş gibi bakıyorlar. Kafamı hafifçe omuzlarımın üstünde arakaya çevirip baktım görünürlerde kimsecikler yoktu, yalnızlığımdan ve sigaramdan çıkan dumanların haricinde. Yalnızlığım ise sigara dumanın arasında kaybolmak üzereydi. Gözlerime baktım bir de arkamda duran yaşantıma. Sönen sigaramı yenisi ile değiştirdikten sonra sırt üstü yatan gözlerimi kumların arasından alarak cebime koydum ve yürüyerek hızla kumsaldan uzaklaştım.


16 Haziran 1994